KASABANIN ALTI GÜNÜ

HER ŞEYİN BAŞLANGICI

Necmi Sert bir atölyedeydi. Gecenin bir yarısıydı ve neden orada olduğunu bilmiyordu. Kimse yoktu yanında. Tezgahın üzerindeki lamba yanıyordu ama diğer yerlerde karanlıklar cirit atıyordu. Koyu gölgelerin, üzerine her an atlayabilecek binlerce küçük yaratığa yataklık ettiğinden emindi.

“Lanet olsun!” diye mırıldandı. “Lanet olsun beni buraya kilitleyenlere.”

Bir kaç adım daha attı tezgaha doğru. Yüzlerce alet vardı orada. Hepsi de düzenli bir ordunun askerleri gibiydiler. Hepsinin yeri ayrıydı. Bir anahtar veya tornavida bir başkasının yerine sığmazdı. Yeri ya  büyük gelirdi ya da küçük. O yüzden bütün aletler kendi yerinde olmak zorundaydı.

Babasının onu buraya neden kilitlediğini anımsamaya çalışıyordu. Düşüncelerini toparlamayı denediyse de, tezgahtaki aşırı düzen dikkatini dağıtıyordu. Tezgahın bir kenarında öylece duran radyodan da rahatsız olmuştu. Gölgeler biraz daha gerilerde kalmıştı. Işığa yaklaşıyordu ama yine de gittikçe artan bir tedirginlik duyumsuyordu içinde. Babası, şimdi koyu gölgelerin bittiği yerdeki sokak kapısının hemen ardındaydı.

O sokaktaydı. Dışarıda ışık vardı, güneş vardı ve ortalığın neşeli insanlarla dolu olduğunu biliyordu.

“Tanrım!.. Şuradan bir kurtulsam.” diye mırıldandı. Fısıltı halinde konuşuyor, sesinin içerdeki yaratıklar tarafından duyulmasını istemiyordu. Bir anda neden orada olduğunu hatırlamıştı. Babası onu buraya abisinin bisikletini parçaladı diye kilitlemişti. Bisiklet gözünün önünden gitmiyordu. Bıçakla lastiklerini parçalamış, sonra da boyalarını kazımıştı. Çok pişman olduğu zaman iş işten geçmişti. Bu yüzden o karanlık atölyedeydi.

Cezasını doldurması gerekiyordu.

Koyu karanlığın ardında bir yerde gizlenen çıkış kapısı üzerinde altı tane asma kilit vardı. Babası hiç bu kadar zalim olmamıştı ama belki de konu büyük oğlu olunca işler değişiyordu. Belki de abisini kendisinden çok daha fazla seviyordu.

Takım tezgahına bir kez daha baktı. Çok yabancı şeylerdi bunlar. Bir yığın somun anahtarı, vida ve somun kutuları, motorlu ve normal tornavidalar, üç farklı büyüklükte matkap, mengene ve daha tanımadığı bir sürü alet vardı tezgahta.

Tezgaha da bir anlam veremiyordu Necmi. Öyle yabancı geliyordu ki böyle bir tezgahı ne daha önce görmüştü ne de varlığından haberi vardı. Babası böyle işlerle uğraşmazdı. Yedi yaşındaki bir çocuğun da sahip olabileceği şeyler değildi bunlar.

Korkuyordu. Yalnız kalmaktan, kapalı bir yere tıkılmış olmaktan korkuyordu. Ne vardı abisiyle kuş avlamak için bu kadar kavga edecek? Ne diye onlarla kuş avlamaya gitmeyi bu kadar istemişti? İşte, her şeyin sonu karanlık bir oda ve sabaha kadar yaşaması gereken acı dolu bir süreydi.

Hemen ardından onu izleyen ve varlığını neredeyse unutttuğu karanlık takıldı kafasına. Buz gibi bir ürperti yaladı tüm bedenini.

Hızla geri döndü.

Koyu, kopkoyu bir karanlık vardı. Karanlığın içinde de binlerce küçük göz. Fıldır fıldır dönüyorlar, iştahla, Necmi'nin karanlığın içine gelmesini bekliyorlardı.

Ama Necmi karanlıktan kurtulmak için o takım tezgahına gidiyordu. Bir adım daha attı tezgaha doğru. Çünkü yanan tek lamba oradaydı. Tezgah aydınlık içindeydi ve o askeri düzen içindeki aletler pırıl pırıl parlıyorlardı.

Bir tıkırtı duydu hemen arkasına döndü. O an küçük gözlerden bir kaç çiftinin kendisine güldüğüne yemin edebilirdi. Korkudan dona kaldı. Tıkırtı, fısıltıya dönüştü.

“Necmi... Necmi...”

Hayaletler konuşmazdı ama ses öyle derinden geliyor, kulaklarında öyle bir yankılanıyordu ki, konuşanın bir hayalet olduğunu düşündü. Hem de büyük babasının hayaleti. O adama hiç ısınamamıştı Necmi. Tanıdığı günden beri yaşlı ve lanet bir adamdı o. Bir kere sırtına bastonuyla vurmuştu. Suçunu çok iyi anımsıyordu. Yaşlı adamın takma dişlerini tuvalete atıp sifonu çekmiş ve bu olay aynı gün ortaya çıkınca adamdan acımasızca sopa yemişti. O olaydan bir kaç yıl sonra büyük babası öldüğünde neredeyse bayram yapmıştı Necmi.

Oysa ihtiyar şimdi geri gelmişti. Aradaki yıllar kinini hiç dindirememişti ve sırtına vurduğu baston darbesini yeterli bulmadığı için kaldığı yerden devam etmeye gelmiş gibiydi. Sesi tüm kozları elinde tutan bir şantajcının ki gibi kindar ve alaycıydı.

“Necmi... Beni hatırladın mı, evlat?”

Geri dönüp tekrar tezgaha bir adım daha attı. Korkuyordu, korktukça, korku ve öfke birlikte bedenine hakim oluyordu. Karanlığın içinde gizlenen düşmanlarından kurtulmak için savaşmaya karar verdi. Takım tezgahı da bu iş için biçilmiş kaftandı sanki. O pırıl pırıl aletler kana bulanacaktı ama kendisini korumak zorundaydı.

“Necmiiii...Necmiiii...”

“Allah kahretsin seni büyükbaba! Bıktım senden.” diye haykırdı karanlığa doğru.

Yaratıklar umurunda değildi artık. Büyükbabası yaratıklardan da tehlikeliydi.

“Necmiiii... Yanıma gel Necmi.” dedi fısıltı. “Çok geçmeden yanıma gel.”

“Hayır ben gelmeyeceğim ama sen buradan gideceksin.”

Arkasındaki tezgaha çok güveniyordu. Özellikle matkaplara.  Taşıyabileceği iki matkabı da aynı anda kullanabilirdi. Onu ve diğer yaratıkları delik deşik edecekti. Tezgaha döndü ve dönmesiyle birlikte dona kaldı. Şok içinde, kıpırdamadan duruyordu gördükleri karşısında.

Tezgahın tamamı silahlarla doluydu. Tabancalar, pompalı tüfekler, otomatik makinalı tüfekler, bir kaç roket atar ve alev makinası. Bunlar da belirli bir düzen içindeydiler. Psikopat bir katilin işine özen göstermesinden farkı yoktu bu düzenin. Gözleri ışıltıyla parladı. Tüm düşmanlarından kurtulması için bir mucize gerekiyordu ve şimdi o mucize gerçekleşmişti. Koşarak tezgaha geldi. Hangisini ilk önce kullanması gerektiğine karar veremiyordu ama tedirgin edici, boğucu bir duygu yapışmıştı peşine. Bir tuhaflık vardı. Bu kadar silah ona güven vermesi gerekirken olmuyordu, bir türlü rahat hissedemiyordu kendisini. Silahların arasında pırıl pırıl demiriyle bir çekiç duruyordu. Tezgahın eski elemanlarından bir tek o oradaydı.

Bakışları çekice kenetlenmek üzereydi ki, radyo bir anda kendi kendine çalıştı. Eski ve çok sevdiği bir sanat müziği klasiğiydi çalan.

“Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar”

“Yeryüzünde sizin kadar yalnızım”

Çekiç parlak demiriyle gözünü almaya devam ediyordu. Bir yığın silahın arasında onun işi neydi? Gözlerini ondan alamıyor, o çekiçle ilgili bir şeyler anımsamaya çalışıyor gibi dikkatle bakıyordu. Elini uzatıp sapına dokundu. Avuçlarının içine aldı. 

Çekiç sanki psişik dalgalar yayıyor ona haber vermeye çalışıyor gibiydi. Katilini haber veren cinayet aleti gibi...

Bir ses daha geldi karanlığın içinden. Geri döndü. Şimdi  bir bodrumdaydı. Çok iyi bildiği bir kömürlüktü burası. 

Babasının yedi yaşında onu kapattığı kömürlüğün ta kendisiydi. Çok küçük ve bahçe toprağıyla neredeyse aynı seviyeye açılan kirli bir pencereden başka hiç bir yerde ışık yoktu. Penceredeki ışık gittikçe güçleniyor, parlaklaşıyordu. 

Pencerenin üzerindeki yılların kiri pası bile ışığın gücünü kesemiyordu. Bir kaç saniye içinde kör edici bir ışık kümesi korkunç bir uğultuyla içeri girerken pencere patladı, küçük cam kırıklarına ayrıldılar. Parçacıklar ışığın içinde binlerce küçük göz gibiydiler.

Cam kırıkları dolu tanelerini andıran şiddetle yere düştü. Parlak ışığın tam ortasında, boşlukta korkunç bir şey gördü Necmi.

“Hayır...Hayır...” diye haykırdı. Gözlerini açtığı zaman yanı başında ona dehşet içinde bakan karısını gördü. Yatağındaydı ve sırılsıklam ter içindeydi. Hemen doğruldu.

“Aman Allah’ım! Neydi bu böyle?” diye fısıldadı. Korkudan sesi bile çıkmıyordu. Ter damlacıkları boncuk boncuk olmuş sırtından, alnından yer çekimi kanunlarını ispatlarcasına aşağı kayıyorlardı. Yatak odalarının açık perdesinden, gecenin koyu mavi aydınlığı içeri süzülüyordu.

“Tanrım! Ne kabustu!”

“Bir saattir seni uyandırmaya çalışıyordum,” diye fısıldadı kadın.

“Korkunçtu.” dedi Necmi. Kabusun etkisi altında olduğu, gözlerinin içine yerleşmiş ama birazdan uzaklaşacak olan korkudan belliydi. Kalp atışları henüz kontrol altında değildi.

“Hayırdır inşallah. Ne gördün?”

“Hiç sorma. Neler görmedim ki?” dedi nefes nefese.

“Geçti artık.” Kadın, kocasını teselli etmeye çalıştı.

“Karmakarışık bir kabustu. Babamın bana ceza verdiği bodrumla şimdiki atölyede kilitli kaldığımı, büyük babamın ruhunun geri geldiğini gördüm.”

“Boş ver bunları şimdi. Kalk bir yüzünü yıka. İstersen balkona çıkıp biraz otururuz, ya da yeniden yatabiliriz.”

 

Yayın Tarihi 2002
Yayınevi INKILAP Yayınevi
Dağıtım INKILAP
Kapak İbrahim Bilge
Telif Hakları Levent Aslan
Sayfa Sayısı 415
Basım Yeri ANKA Basım A.Ş.